Secavendî’nin Kur’an’a Koyduğu Noktalama İşare

III. Secavendî’nin Manaya Tesir Eden Önemli Üç Durak Hatası (Veya T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu Başkanlığına Açık Mektup)

 Prof. Dr. Zeki Duman/zekiduman.com

Kur’an, gerek Hz. Ebu Bekir döneminde, mushaf hâlinde, iki kapak arasında cem edilirken ve gerekse ilim merkezlerine birer adet gönderilmek üzere Hz. Osman döneminde nüshalar halinde istinsah edilip çoğaltılırken aslî safiyetini koruması amacıyla ona hiçbir ilave yapılmamıştır. Fakat zamanla duyulan ihtiyaç üzerine ilk önce nokta şeklinde harflerin altına, üstüne ve önüne harekeler, sonra birbirine benzeyen harfleri ayırt etmek maksadıyla bir kısım harflerin altına ya da üstüne nokta veya noktalar konulmuştur. Daha sonra da diğer işaretler…

 

Kur’an’a sonradan konulan işaretlerden biri de “secavend”lerdir. Bu işaretleri koyan ilim adamı, Muhammed b. Tayfur es-Secavendî’dir (öl. 560/1165). Bunlar, aynen Türkçedeki noktalama işaretleri mahiyetindedirler. Okumayı ve anlamayı kolaylaştırmak amacıyla yerlerine konulmuşlardır. Daha sonra bu işaretlerin hepsine, Kur’an’a büyük hizmeti dokunmuş olan bu ilim adamının adıyla anılmak üzere secavendler adı verilmiştir. Bunlar م – ج – قف – ز – ص –ق – صلي – لا – ك – ع    ط – harfleridir.

Secavendler Kaynağında ve T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu Başkanlığı’ının kontrölünden geçip mührünü taşıyan Kur’an-ı Kerimlerin son sayfalarında açıklanmıştır.  Mesela Hizmet Vakfı Yayınlarının tarihsiz İstanbul baskısının 4 ve 5. sayfalarında şu bilgi verilmiştir:

 

 fî Keyfiyyeti’s-Secavend el-Vaki’ fi’l-Kur’ani’l-Azîm başlığı altında şu bilgiler verilmiştir

“Mim / م ”  : Bu harf vakf alametidir; yani bu alamete gelindiği zaman durmanın gerekliliğini gösterir. Burada durma gerekliliği  şer’î değil, istılahîdir. Tıpkı  ومايعلم تأويل إلا إلله  ayetindeki إلا إلله ‘da durulmasının lüzumu gibi… Okuyucu إلا إلله ‘da durur, sonra da والارا سخون في العلم  “den başlayarak okumasını sürdürür.

“Ta /ط  “ : Bu harf, lüzum ve cevaz anlamı taşımaksızın mutlak manada durmak gerektiğini gösterir.

“Cim / ج ” : Vasl ve vakfetmenin tercihe göre caiz olduğunu gösterir bir alamettir. Fakat bu alamete gelindiğinde vakfetmek evla sayılmıştır. 

“Sad / ص “ : Ruhsat alametidir; okuyucu, nefesinin yetmediği yerde durur, sonra da kaldığı kelimeyi tekrarlamadan, kaldığı yerden okumasını sürdürür.

“Ze / ز “ : Durmanın caiz olduğunun gösterir bir alamettir. Fakat vakfetmektense vasl etmek evla sayılmıştır.

 “Lâmelif / لا  ” : Durmanın caiz olmadığını gösterir bir alamettir. Manası, “durma!”dır. Çünkü henüz mana tamamlanmamıştır! Yapılan vakf ise, zaruret sebebiyledir. Okumaya, mutlaka üzerinde vakfedilen kelimenin iadesiyle başlanır. Eğer لا  ayetin sonunda ise, vakfedilir sonra iade edilmez.

 “Kaf /ق  “ : Kurra’nın ekserisine göre vasl alametidir, buna rağmen vakf etmek de caizdir.

 “Kıf / قف “ : Vakf hususunda emirdir; manası: “Latif bir biçimde dur!” demektir. Bu alamet durmanın vasl etmekten evlâ olduğunu gösterir. Amaç, vakfın manada faydası olduğuna işaret etmektir.

 “Ayn / ع  “ : Rüku’ alametidir. Okuyucu, namazda rüku’a varmak isterse, bu işarete geldiğinde rükua varması münasiptir. Çünkü bu alamet, bir konunun ya da kıssanın bitip yenisinin başladığına işarettir.

 “Peş peşe gelen biri üstte üç noktalar / ..  .. “ : Bu üç noktalar muanikada durmanın işaretidir. Okuyucu, eğer birinci üç noktada durursa, ikincisinde durmaz.  Eğer birincisinde durmazsa, maksud mana sahih olsun diye ikinci üç noktalarda durur. Eğer ikisinde de durursa mana tamam olmaz! Bunları sakın unutma![67]

 Türk okuyucusunun elindeki ve T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu’nun tetkikinden geçmiş olan tüm Kur’an-ı Kerim’lerde secavendlerden özellikle üç tanesi, bulunduğu yerlerde son derece sakıncalı gözükmektedirler. Bunlardan biri Yusuf suresi 24. ayetindeki “cim / ج”,  ikincisi ise Bakara suresinin 283. ayetinden sonra konulan “ayn / ع ”, üçüncüsü ise Tevbe suresinin 128. ayetindeki “kaf /” ق veya “ze /ز “ harfleridir. Kanaatimizce, ayetteki mananın doğru anlaşılabilmesi için bunların konuldukları yerlerden kaldırılmaları uygunsa makama münasib başkaları getirilmelidir. Yusuf suresi 24. ayetindeki “cim” harfinin yerine “durulmamalı” ve “vaslet” anlamına gelen “sılî” yahut da “sakın durma!” anlamına gelen “Lamelif” konulmalıdır. Zira ayet, tavsif olunduğu şekliyle okunduğunda, ayetin lafzındaki mana, maksadını aşan ve fahiş denilebilecek bir anlamı ifade etmektedir… Ayrıca namazdaki bu okuyuş, namazın fesadını ve mutlaka iadesini gerektireceği de muhakkaktır. Bu kısa açıklamadan sonra, şimdi de bu ayetleri metinsel bağlamları içerisinde mana ve maksatlarıyla birlikte açıklamaya çalışalım.

  

Yusuf Suresi 24. Ayetinin Metni

 وَرَاوَدَتْهُ الَّتِي هُوَ فِي بَيْتِهَا عَن نَّفْسِهِ وَغَلَّقَتِ الأَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ قَالَ مَعَاذَ اللّهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَوَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلا أَن رَّأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاء إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ

 Ayetin Meali

 “Evinde bulunduğu kadın Yusuf’un nefsinden kâm almak istedi ve kapıları kilitleyip: ‘Haydi gel!’ dedi. Yusuf: ‘Bunu yapmaktan Allah’a sığınırım. Zira efendim benim şahsıma/konumuma değer verdi...[68] Zalimler, asla iflâh olmazlar!’ dedi. Kadın ona kesin olarak karar vermiş, şayet Rabb’inin bürhanını görmeseydi Yusuf da ona kesin karar verecekti... Ondan kötülüğü ve fuhşu uzak tutmak için işte böyle yaptık. Çünkü o Bizim samimî kullarımızdandı.” (Yusuf, 12/23, 24)

 Ayetin meali böyle olmalıdır. Çünkü bu okuyuşta, “Kadın ona/Yusuf’a kesin olarak karar vermiş…” fakat Yusuf gördüğü Rabb’inin bürhanı – ki ayette açıktır - sebebiyle “kesinlikle kadına meyletmemişti” anlamı çıkar.

  Eğer, ayet Secavendî’nin koyduğu “وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا ‘dan sonraki “cim” harfi esas alınarak, yani “durmak caizdir” anlayışıyla okunur ve ‘bihâ’dan sonra durulursa, o takdirde mana şöyle olur:  “Kadın ona kesin olarak karar vermiş, Yusuf da ona kesin karar vermişti.” Buna göre ayetin devamı cümleiibtidaiyye, yani başlangıç cümlesi olur. Devamı başlangıç cümlesi olduğu zaman da ayetteki mana şöyle olur: لَوْلا أَن رَّأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ  “Eğer (Keşke) Rabb’inin bürhanını görmeseydi!...”

 Bu mana ise, hem ayette kast edilen anlam değildir hem de gördüğü bürhan, basireti ve aklı başında davranması sebebiyle hiç meyletmediği bir şeye, “Karar vermişti…” şekline dönüştürülmüş olur ki, bu anlayış Yusuf’a (as) büyük bir iftira sayılır…

 İşte bu gerekçe ile “وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا ‘dan sonraki “cim” harfi mutlaka kalkmalı ve ayet vasl ile okunmalıdır… Böyle okununca ayetin manası, maksadına ve Hakk’a uygun olarak şöyle olacaktır: “Kadın ona kesin olarak karar verip meyletmiş, şayet Rabb’inin bürhanını görmeseydi Yusuf da ona kesin olarak karar verip meyledecekti…”

 Benzeri bir hata da Bakara suresi 283. ayetin sonuna konulan “ayn” harfi için söz konusudur; çünkü 282, 283 ve 284. ayetler bütün hâlinde borçlanma/müdayene ile ilgili bir pasajdır. 284. ayeti, bu pasajdan ayırıp sonraki pasajdan saymak, bir müfessir için altından kalkılamayacak hatalara neden olabilmektedir. Şöyle ki:

 

Bakara Suresinin 283. Ayetinin Metni

 لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي اْلأَرْضِ وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِيۤ أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللَّهُ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاۤءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاۤءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ.

 Ayetin meali

 “Göklerde ve yerdeki her şey Allah’a aittir… İçinizdekileri ister açığa vurun ister gizleyin, Allah onunla sizi hesaba çekecek; sonra da dilediğini bağışlayacak, dilediğine de azap edecektir. Allah’ın her şeye gücü yeter![69]

 Kurtubî gibi bir kısım müfessirler, Bakara suresinin bu 284. ayetinin, kendinden sonra gelen “Âmenerresulü bimâ ünzile ileyhi mirrabbihî ve’l-mü’minûn…” ile başlayan pasaja ait olduğunu; o ayetlerle birlikte bir mana ifade ettiğini iddia etmişlerdir. Bu anlayışa sebep olan ise Ebu Hureyre ve İbn Abbas’dan nakledilen şu rivayettir: Farklı ifadelerle anlatıldığına göre, Resulüllah’a (sav) “Ve in tübdû ma fî enfüsikum ev tuhfûhü yuhasibküm bihillah…” ayeti indirildiği zaman bu ayetin hükmü sahabeye çok ağır geldi. Çünkü Allah Tebâreke ve Teala bu ayette kullarını hem bizzat yaptıkları işler hem de yapmadıkları, sadece kalplerinden geçirdikleri vesvese ve kötü düşünceler sebebiyle hesaba çekeceğini; sonra da dilediği kimseyi bağışlayacağını dilediği kimseyi de cezalandıracağını söylüyordu.

 Karşı karşıya bulundukları bu ağır yük karşısında sahabîlerden bir grup Resulüllah’a (sav) geldi ve: “Ya Resulallah! Bize güç yetirebileceğimiz namaz, oruç, cihat ve sadaka emredildi, biz de onları yapıyoruz; fakat bize emredilen bu ayete gücümüz yetmez.” dediler. Resulüllah: “Ne demek istiyorsunuz? Siz, sizden önceki iki Ehl-i Kitab’ın (Yahudiler ve Hristiyanların) peygamberlerine dedikleri gibi: “İşittik, isyan ettik” mi demek istiyorsunuz? Sakın ha! Rabbimiz, biz iman ettik ve itaat ettik; bizi bağışla! deyin!” buyurdu. Ashab da düşündü, hatalarını anladı ve “Rabb’imiz, biz iman ettik ve itaat ettik; bizi bağışla!” sözünü o kadar tekrar ettiler ki, neredeyse dilleri uyuşacak gibi oldu… Bunun üzerine Allah Teala “Amenerresulü bima ünzile ileyhi mirrabbihi ve’l-mü’minun…” ile başlayan pasajı indirdi. Sahabeyi denedi ve onların kendilerinden önceki Ehl-i Kitab’tan bazılarının peygamberlerine dedikleri gibi: “İşittik, isyan ettik” demediklerini; aksine, güç yetiremeyecekleri bir hükme bile “işittik ve itaat ettik…” dediklerini gördü. Sonra da indirdiği ayetlerdeki “Lâ yükellifullahü nefsen illâ vüs’ahâ…” ayetiyle bu, işlemedikleri hâlde zihinlerinden geçirdikleri vesveselerden ve kötülüklerden dolayı sahabeyi hesaba çekeceğine dair hükmü nesh etti.[70]

 Ayetin bağlamını düşünmeyip, sadece bu rivayeti esas alan kimselere göre Bakara suresinin 284. ayeti şu anda mensuhtur; hükmî bir geçerliliği yoktur(!)…

 

Oysa Tabiun’un önemli müfessirlerinden Mücahid, İkrime ve Şa’bî’nin İbn Abbas’dan naklettiklerine göre, “İçinizdekini ister gizleyin ister açığa vurun…” ayetinden maksat, zannedildiği gibi “İçinizden geçirdiğiniz vesveseler ve kötü düşünceler…” değildir; borçlanma esnasında şahit tutulan kimselerin şahit olarak bildikleri hakikati gizlemeleridir. Nitekim 283. ayette Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Şahitliği gizlemeyin; kim tanık olduğu şeyi gizlerse hiç şüphesiz kalbi günahkâr olur! Allah yaptığınızı bilir…” Bir önceki 282. ayette de şahitlik üzerinde önemle durulmuş idi… Taberî de bu görüşü tercih etmiş ve demiştir ki: “Göklerde ve yerdeki, küçük ve büyük her şeyin sahibi Allah’tır. Her şeyin yönetimi, yönlendirilmesi ve tasarrufu O’na aittir. O nedenle hiçbir şey O’ndan gizli olamaz… Mübarek ve Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ey şahitler! Şahitliğinizi gizlemeyin! Kim şahit olarak bildiklerini icap ettiği zaman açıklamayıp da gizlerse kalbi günah işlemiş olur. O şahsın bunu gizlemesi de bana asla gizli kalmaz. Çünkü ben her şeyi bilirim…”[71]

 Bu anlayışa göre ayet kendinden önceki borçlanma ile ilgili iki ayetle birlikte kast edilen manayı ifade etmekte ve onlar için bağlayıcı bir cümle niteliğindedir. Öyleyse bu ayet, tam bir sayfa uzunluğundaki 282. ayet de dâhil şöyle okunmalıdır:

 وَإِنْ كُنْتُمْ عَلَى سَفَرٍ وَلَمْ تجِدُوا كَاتِبًا فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌ فَإِنْ أَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضًا فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ أَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللَّهَ رَبَّهُ وَلاَ تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَإِنَّهُ آثِمٌ قَلْبُهُ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ ﴿٢٨٣﴾ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي اْلأَرْضِ وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِيۤ أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللَّهُ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاۤءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاۤءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿٢٨٤﴾ “Seyahatte olup da bir kâtip bulamadınızsa, borca karşılık bizzat alınan rehinler de yeterlidir. Eğer birbirinize güvenmişseniz, kendisine güvenilen kimse, Rabb’i Allah’a karşı gelmekten çekinsin ve sahibine emanetini versin! Şahitliği de gizlemeyin! Kim onu gizlerse, hiç şüphesiz onun kalbi günahkâr olur! Allah yaptıklarınızı bilmektedir! Göklerde ve yerdeki her şey Allah’a aittir. İçinizdekini (şahitlikle ilgili menfi düşüncelerinizi) ister açığa vurun ister gizleyin, Allah onunla sizi hesaba çekecek; sonra da dilediğini bağışlayacak, dilediğine de azap edecektir. Allah’ın her şeye gücü yeter!(Bakara, 2/282-284)

 İbn Abbas, Mücahid, İkrime, Taberî, İbn Atiyye ve daha birçok müfessirin de söylediği gibi bu ayet mensuh değil, muhkemdir...

 Kanaatimizce 284. ayet, siyak ve sibakı göz önünde bulundurulmadan, salt sıhhati meşkuk böyle bir rivayete istinaden tefsir edilir ve mensuh addedilirse, biri Kur’an’dan, diğeri Hadis’ten olmak üzere önemli iki İslâmî hüküm/değer de ilga edilmiş olur: Birincisi, Allah’ın indirdiği ayet ahad haber ile nesh edilmiş sayılacak ve şahitliğin gizlenmesi konusunda O’nun şahitleri uyarması boşa gitmiş olacaktır! İkincisi ise Hz. Peygamber’in dinde önemli bir ilkeyi belirleyen şu hadisindeki ikinci kısım anlamsız sayılacaktır: Resulüllah (sav) demiştir ki: Bir mü’min, birine bir iyilik yapmayı samimiyetle gönlünden geçirir, sonra da bunu gerçekleştirse onun için on sevap yazılır; eğer gerçekleştirme imkânı bulamadığı için yapamazsa bir sevap yazılır. Bir mümin birine bir kötülük yapmayı düşünür, sonra da kendi iradesiyle onu yapmaktan vazgeçerse mutlaka bir iyilik sevabı kazanır…[72] Ayrıca Hz. Peygamber’in: “Muhakkak ki, Allah benim ümmetimden, konuşmadıkları veya yapmadıkları sürece kalplerinden geçirdiklerini cezalandırmaktan vazgeçmiştir.”[73] hadisi de bir anlam ifade etmemiş olacaktır…

 Bu gerekçelere dayanarak diyoruz ki, Kur’an-ı Kerim’de, konunun/pasajın sona erdiğini ifade etmekte olan “ayn” harfi 283. ayetten sonra değil 284. ayetin sonuna konulmalıdır.

 Üçüncü Bir Hata

 Tevbe Suresinin 128. Ayetinin Metnin Metni

 لَقَدْجاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ ﴿١٢٨﴾

 Ayetin meali

  “Andolsun ki, size, içinizden öyle bir resul gelmiştir ki, işinizi sarpa sardırıp sizi sıkıntıya sokan şeyler ona çok ağır gelmektedir, size çok düşkündür o; özellikle müminlere son derece şefaktli ve merhametlidir.[74]

 T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu’nun tetkikinden geçmiş olan Mushaflardan bir kısmında لَقَدْجاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ  cümlesinin sonun durmak caizdir, fakat vasl etmek evladır anlamına gelen “ze / ز “ harfi[75] bir kısmında ise  “Kaf / ق  “ harfi bulunmaktadır. Bu alamet de yukarıda belirtildiği üzere durmanın bulunduğu kelime üzerinde, kıraat imamlarından çoğunluğunun kanaatine göre vasl etmek evlâ olmakla birlikte durmanın caiz olduğunu göstermektedir.  Eğer bu işaretten hareketle cevaz yönü tercih edilir ve عَزِيزٌ kelimesinde durulacak olursa ayetin meali şöyle olur:

 “Oysa içinizden size öyle bir elçi gelmiştir ki, o azizdir…” Devamındaki cümlenin manası ise şöyle olmak durumundadır: عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ “Sizi sıkıntıya düşüren şeye haris/ düşkündür…” Tabii ki bu da maksadı aşan ve gerçeğin tam tersini yansıtan bir mana olmaktadır…

 O hâlde bu ayette عَزِيزٌ kelimesi üzerinde durmak caizdir tercihini bertaraf etmek için buradaki “ze / ز “ ve “Kaf / ق  “ harfleri kaldırılmalı ve metne en uygun mana verilecek şekilde okunmalıdır. Bize göre o mana, cümle cümle şudur:

 لَقَدْجاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنفُسِكُمْ   “And olsun ki, size, içinizden öyle bir resul gelmiştir ki…”

 عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ “İşinizi sarpa sardırıp sizi sıkıntıya sokan şeyler ona çok ağır gelmektedir...”

 حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ “Size çok düşkündür…”

 بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ “Özellikle müminlere son derece şefaktli ve merhametlidir.”

 Takdir yetkili mercilerindir…

(Dipnotlar için tıklayınız)


Secavendî’nin Kur’an’a Koyduğu Noktalama İşaretlerinden Manaya Tesir Eden Önemli Üç Hatası-1

Prof. Dr. Zeki Duman/zekiduman.com

Özet

Bu makalede, T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu’nun tetkikinden geçmiş olan tüm Kur’an-ı Kerim’lerde mevcut secavendlerden; özellikle ikisinin bulunduğu yerlerde son derece sakıncalı olduklarını açıklamak ve bunları ilgili kurumların dikkatlerine arz etmek istenmiştir. Çalışmanın bilimsel bir anlam ifade edebilmesi; diğer bir deyişle, farklı bir yorum olarak değerlendirilip geçilmemesi için önce tefsir, te,vil kavramları açıklanmış, sonra da maddeler hâlinde Tefsir’in Temel İlkeleri, yani tefsir şuuru/nosyonu dolayısıyla kendi bilimsel yöntemimiz Kuran’dan verilen örneklerle açıkça belirtilmiştir. Daha sonra da asıl konuya geçilmiştir. Burada secavendler hakkında kısaca bir bilgi verildikten sonra Yusuf suresinin 24. ayetindeki “cim” harfinin, bulunduğu yerde manayı bozucu etkisi sebebiyle mutlaka kaldırılması; Bakara suresinin 283. ayetinden sonra konulan “ayn” harfinin de 284. ayetten sonraya alınması lüzumu gerekçeleriyle birlikte izah edilmiştir.YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ


Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !