|
Hayrettin Karaman
hkaraman@yenisafak.com.tr
“Zarûret hâlinde faizli kredi
alınabilir mi” şeklindeki bir soruya “Alınabilir” cevabını vermiş olmam -tahmin
ettiğim gibi- bazı itirazlara yol açtı. İtirazların bir kısmı “peşin hüküm” ve
“anlama özrü”nden kaynaklanıyorsa da tamamı böyle olmadığından dolayı, konuya
biraz daha açıklık getirmekte fayda görüyorum.
“İhtiyaç; umumî olsun hususî
olsun zarûret sayılır, zarûret gibi değerlendirilir ve yasakları belli ölçüde
kaldırır” şeklindeki kaideyi ben uydurmadım. Bu ifade, Mecelle'nin küllî
kaideleri içinde yer almış, başka fıkıh ve usûl kaynaklarında da sık sık
zikredilmiştir.
İhtiyaca düşen ve bunu da,
faizli kredi almadan karşılayamayan bir kimsenin faizli kredi almasının caiz
olduğunu da ilk ben söylemedim. Asırlarca önce yaşamış muteber fıkıhçılar da
aynı şeyi söylemişlerdir. İşte bir örnek:
Hanefî mezhebinin tanınmış
fukahasından İbn Nüceym, “İhtiyaç umûmi olsun, husûsi olsun zarûret sayılır”
kaidesini örnekler vererek açıklarken şu satırlara yer vermektedir:
“Gunye ve Buğye isimli fıkıh
kitaplarında, ihtiyacı olan kişinin, kâr (ribih) karşılığında ödünç para
almasının caiz olduğu zikredilmiştir.” (el-Eşbâh…, Sayfa 126).
Hamevî de bu ifadeyi şöyle açıklamaktadır:
“İhtiyacı olan şahıs -mesela-
on altın ödünç alır ve alacaklısına, her gün için belli bir meblâğı fazladan
ödemeyi taahhüt eder.”
Bu ruhsatın dayanağının da
halkın ihtiyacı olduğu metin ve şerhin örneklerinden açıkça anlaşılmaktadır.
Bir çok insan “zarûret”
deyince, “giderilmediği takdirde insanın öleceği veya sakat olacağı” ihtiyacı
ve durumu anlarlar. Evet bu zarûrettir; ama temin edilmediği zaman insanı
rahatsız eden, verimini düşüren, hayatı zorlaştıran ihtiyaçlar da (havâic-i
asliyye) zaruret sayılmıştır. Mesela, bir kadının vücudunda -hatta en mahrem
yerinde- bir cilt hastalığı olsa ve tedavi edilmediği sürece -öldürmediği,
sakat da bırakmadığı halde- kadını rahatsız etse, bu kadının (veya erkeğin)
doktora gitmesi ve mahrem yerini ona göstermesi caiz olur.
Benim açıklamama iki noktadan
makûl itiraz ileri sürülebilir:
1- Bir kimse evi veya aleti
kiralayarak ihtiyacını giderebiliyorsa, bir eve mâlik olmak için faizli kredi
alması “zarûret”e girmez.
2- “Katılım bankaları” var;
onlarla alım satım yaparak ihtiyacını gidermek mümkün iken faizli bankaya
gitmesi zarurete girmez.
Bu iki itiraza da cevabım
şudur:
1- Kirada durmak, sahip olunan
bir evde oturmak gibi değildir. İhtiyacın kâmil (insana huzur ve güven verecek
şekilde) giderilmesi, ancak uygun bir eve sahip olmakla gerçekleşir ve ben bunu
bir “ihtiyaç” olarak değerlendiriyorum.
2. “Katılım bankaları”, maliyet
bakımından faizci bankaların sağladıkları imkâna yakın imkânlar sağlıyorsa,
elbette ki onları bırakıp faizci bankaya gitmek caiz olmaz. Ama mevzuatı ve
prensipleri gereği ya imkân sağlamıyor veya ihtiyaç sahibinin altından
kalkamayacağı, onu zora sokacak şartlar ileri sürüyorlarsa -onlara rağmen-
ihtiyaç devam ediyor demektir. Bu sebeple ihtiyaç sahiplerinin önce katılım
bankalarına başvurmaları gereklidir. Orada işleri görülmediği takdirde diğer
bankalara gitmenin yolu açılacaktır.
İhtiyaç ve zarûretin ötesinde,
daha fazla kazanmak ve daha lüks yaşamak için ise asla faizli kredi alınamaz.
|